Bacalar.
Yakınlarda, sahafta eşinirken James Joyce'un Ulysses'inin Yapı Kredi Kâzım Taşkent Yayınları'ndan çıkan ilk basılarından birine denk geldim. Ulysses uzun zamandan beri şiddetle arzuladığım bir kitaptı. Ancak maddi imkânsızlık nedeniyle de kitabı (uygun bir fiyata) bulup alamıyordum. Gerçekten de ABD'de vaktiyle müstehcenlik gerekçesiyle yasaklanmış bu kitabın en azından fiyat açısından uygunsuz bir yönü olduğu açık. Bizde de yasaklanmalı. Hani Kara Kuvvetleri Komutanımız açıklama yapmış ya: "Ulusal birliğe postmodern tehdit!" (Cumhuriyet manşeti gibi oldu, çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim). İşte Ulysses de biraz ilk Postmodern edebiyat ürünlerinden (o da her neyse) olmakla namlıdır. Hem zaten dikkat buyrulursa Birinci Ulysses nereliydi? Yunanlıydı. Görülebileceği üzere ulusal bütünlüğümüze karşı büyük bir komployu gün yüzüne çıkarıyorum: James Joyce bize bir nevi aba altından sopa gösteriyor değil mi sizce de? Ama evelallah ona da bir "Ceymi Sıçoys da akhıllı olsün üleynss" diyen bulunur bu memlekette. Hayır bulunmazsa, vazife de bana düşerse, ben de bundan kaçacak adam değilim. Çıkar bağırırım; beni kimse tutamaz!

Şimdi efendim, bendenizi esasen ilm-i siyasetten biraz mazur görünüz. Bu bahsin mağduru ve de cahiliyimdir. Ayrıca bilirsiniz ki siyaset şakadan ibarettir ve bendeniz de şakaya pek gelemem. Ciddi bir mizacım olması hasebiyle de efendim, civarda bir şaka durumu, bir comique cereyan etti mi bende bir 220 Volt tesiri ihdas eder. Saçlarım dik dik olur, nefesim ciğerlerimde kilitlenir, ruhum bedenim birbirinden ayrılmak arzusuyla bir çekişme yaşanır ve aradan beni çıkarmaya çalışırlar; ben de tir tir titrerim.

Bir hususiyetimi daha arz edeyim efendim; bazen aradaki nüansı tefrik edemeden bazan büyük cümleler ederim. Takdir edersiniz bunu bir enaniyet emaresi olarak görmemek gerekir. Hangimiz zaman zaman büyük laflar etmeyiz ki; hangimizin dimağı büyük fikirlerin sancısını nadiren de olsa çekmemiştir ki! Ama benim arz ettiğim bir nebze farklı bir vaka, tam manası ile bir condition humaine değil. Yukarıda okudunuz sanıyorum; 'ruhum ve bedenim beni aradan çıkarmaya çalışıyorlar' deyiverdiğim cümleyi; ben sanki ruhum ve bedenim de bambaşka bir entité imişimcesine değme feylesofları irşad ve tedris edebileceğim bu cümleden de belli değil mi?

Belli dedim de aklıma geldi; hemen hiçbir şey belli değildir. Herşey biraz belirsizdir. Görüyorsunuz ya bir başka büyük cümle daha ettim zira zaptedemiyorum efendim. Misal Latince'de bir Casus Belli vardır. Yukarıda da temas ettiğim gibi ilm-i siyaset benim için mürekkepten kara bir derya olduğundan yüzeyin milim altında boğulur gibi olurum. Eskiden gazetelerde boy boy manşetler çıkardı; yok efendim Casus Belli'ymiş diye. Ben de cehaletimi afişe etmemek için elimde gazete (bâhusus Cumhuriyet) kendi kendime başımı bir o yana bir bu yana sallayarak "birader madem câsus belli; niye elinden tutup götürmüyorlar veled-i zinâyı?" diye memleketin adliyesine boşu boşuna kızıp dururmuşum.

Net şekilde hatırlıyorum; bir keresinde harçlığım geldiği gün kendi kendimle bir mücadeleye ve murakebeye girişip, 'Ulysses'i alsam mı almasam mı?' diye bir saat süren bir conflit akabinde cebime otuz şu kadar lira koyup kitapçıya gitmiştim de, birden bire gözüme bir kitaba o kadar para vermek abes ve hatta absürt göründüğünden üç dört tane başka kitap alayım diye, hem ucuz hem kalantor olması hasebiyle "Şu çılgın Türkler'i" almıştım. Uzun süreden beri özellikle Posta gazetesinin magazin sayfalarından, tamamen analiz maksatlı olarak, Şu Çılgın Türkler'i zaten temaşa ediyor ve okuyordum. Meğersem o Çılgın Türkler bu Çılgın Türkler değilmiş; acaba dedim yarımada çapında bir Dr. Jekyll Mr. Hyde durumu mu yaşıyoruz; sonra anladım ki Dr. Jekyll'ı temsilen bir ben kalmışım memlekette. Dedim tek normal bensem, herkes anormalse, bu başaşağı dönmüş bir çan eğrisi olur; o da testiye küpe benzer; hani vaktiyle herkes sudan delirince kendisi de delirten sudan içip normale dönen Çinli kral gibi ben de vurdum küpün dibine; böylece, dedim, biraz normalleşirim belki.

Nerde efendim nerde? Bir gözümü açtım ki sahhaftayım; elimde Ulysses'in neftî yeşil kapaklı bir tab'ı var, kendimi tutamamış Bayram Abi'ye fiyat sormuşum, heyecanla bekliyorum. Bayram Abi diğer sahhaflara benzemez; kitaptan anlar. Bazı sahaf gibi yağsız kıyma veriyormuşçasına alıp tartıp gramajına göre kitap fiyatı vermez. Ama bu durum aleyhime görünüyordu, zira Ulysses hem edebi teraziye göre hem de el ayarına göre bana pahalıya patlayacak gibi görünüyordu. Durumu biraz eşitlemek için kitabın belli belirsiz lekelenmiş arka yüzünü Bayram Abi'nin görüş açısına uygun bir pozisyonda tutuyor, hatta sevgilinin simasına ayna tutar gibi, kitabın altındaki kahve lekesini Bayram Abi'nin bakış açısına denk getirmeye çalışıyordum. Sonra birden "Başka kitap alacak mısın?" diye sordu. Şimdi top bendeydi. Şunu söylememe müsaade ediniz: Bir alışverişte devamlı Derridean bir "Binary oppositions" durumu söz konusudur. Foucault'nun da bahsettiği güç ilişkisinin, bırak sosyeteyi, daha iki kişi arasında cereyan etmeye başladığı haldir bu binary opposition. Türkçesi, iki horoz bir çöplükte ötmez. Bayram Abi topu bana atınca, ben de üzerimde maç spikerlerinin hani kötü oynayan takım için kullandıkları "bitse de gitsem" hissiyatına büründüm. Biraz küskün bir mizacım da olduğundan, hem kolay alınır hem de çabuk vazgeçerim. Bu yazıyı bile nasıl sürdürdüğümü henüz idrak edebilmiş değilim. Arkamı döndüm, bütün küskünlüğümü de sırtlandım, kitabı yerine bırakacağım anda bir de ne göreyim:



Evet efendim! "GÜLÜŞ: Komik'in Anlamı Üzerine Deneme" adıyla tercüme edebileceğimiz bu kitabı gördüm. Görür görmez de choqué oldum. Bendeniz bir nebze Sultani Fransızcası bilirim. Ama elbet Sultani Fransızcası dediğiniz Macar resepsiyonistlerin Fransızcası'ndan bir nebze hallicedir. O sebeple kendime sordum: "Acaba yanlış mı anladım?" diye. Hayır efendim, bundan başka mana çıkmaz diye de ikna oldum hemen. Zira çok kolay ikna olurum.

Yukarıda siyaset bir şakadan ibarettir demiştim; lakin insanlar bu şakanın peşinden koşturup giderler, kimse de "gülmek" ve "Komik" ne kadar ciddi ve önemi meselelerdir diye düşünmez. Bense düşünür dururdum kimi zamandır. Zira yukarıda size bahsettiğim, canımı bedenimden koparacak olan 220 Volt tesiri, siyaset komedisinin bakiyesi işte bu 'gülmek' olayıdır. Ben komik gördüm mü  dayanamam efendim gülerim... Meselenin ne derece paradoksal olduğunu kavratabildim mi efendim? Bir şey ciddi olduğu zaman gülünçleşir; ancak gülünçleştikçe de ciddiyetten uzaktır; ancak gülmeye başladığınız an ciddiyet geri gelir; gülmek çok ciddi bir eylemdir zira. Sonuç itibariyle ciltler şerhedilesi bir eylemdir. 

Tam Ulysses'i bir rafa bırakacakken karşıma bu kitabın çıkması bana, ne yalan söyleyeyim, bir işaret gibi geldi. Bir hususiyetim de şudur ki, zaman zaman bana işaretler, alametler gelir. Bunu da ne zaman idrak ettiğimi arz edeyim efendim: Bir vakit Şehzadebaşı'nda yolda yürüyorken eski bir ahbabımızla mülâki olduk. Bendeniz kendisinden pek hazzetmediğimden şöyle bir fötrümün ucuna dokunup geçeyim dedim ama bir baktım ki  adam, hani olur ya, göz açıp kapayıncaya kadarlık bir lahzada göğsünü bulunduğum istikamete çevirip vaz geçmesine kalmadan ben kendimi yola atıverdiğimden, sağ cenaha işaret vermiş Şehzadebaşı Camii'ne doğru dönmekte olan bir Chevrolet beni, lahmacuncunun hamurla oynaması gibi evirip çevirip fırlattı; kendimi kısa yoldan karşı tarafta buldum. Hayır efendim, yanlış anlamayın, yolun karşı tarafında demek istedim.  İşte o gün bu gündür bana gelen işaretleri okumayı bir borç bildim kendime.

Bu tahatturun etkisiyle olduğum yerde bir irkildim ki, elimden Joyce'un kalantor kitabı yere düşmüş. Tutayım diye bir anda eğildim ama ne var ki, hem koca kitabın ayağıma düşüp acıtmasına engel olamadım; hem bir lahzalık refleksle eğilirken -af buyrun- kabamı ardımdaki duvara çarpıp öne doğru sektim, burnumun üzeri kitaplık rafına sıyrılıp, derisi -göstermek olmasın- şöyle bir kalktı. Şimdi burada da bir Komik söz konusudur; ama ancak dışarıdan bakana. Ben olayı bizzat tecrübe eden şahs-ı maddi olarak can yanmasıyla birlikte biraz utanç hissettim ilk başta; akabinde kaçınılmaz olarak yukarıda bahsettiğim titremeye tutuldum ki, tekrar ciddiyetime vasıl olabileyim. Gel de bana işaretler geldiğine inanma! Bu kitabı da almam için bu bir işaret oldu elbet. 

Bir vakitler perestişkeranı olduğumuz şişmanca bir hocamız bize şöyle bir kriter vermişti: Eğer ayağınıza düştüğünde bir kitap acıtıyorsa, o zaman iyi bir kitaptır; ama unutmayın, serbest düşerken ufkî tarak kemiğine doğru bir tendance hayra alamet değildir. O gün bu gündür, kitap okurken bu kritere riayet etmeye gayret ederim. Gel gör ki, bir kez bu kuralı denemeyi ihmal ettiğimde, Şu Çılgın Türkler kitabını okuyor buldum kendimi. Zira bu kitap ayağa düşerse elbet acıtacaktır diye düşünmüştüm alırken ancak okurken bir yerlerde bir yanlışlık olduğunu sezdim ve defalarca ayağıma düşürdüm güzelim kitabı; bir türlü olmuyordu, ayağım acımıyordu ve serbest düşüş esnasında tarak kemiğine doğru ufkî bir eğilim vardı. Hocam haklıydı! Oturup saatlerce hüngür hüngür ağladım ama bu bana bir şey öğretti. Kitabın sağ ayağa düşerken sol ayağa doğru, sol ayağa düşerken sağ ayağa doğru temeyyülü kitabın yalnızca kötü değil aynı zamanda tehlikeli bir kitap olduğunu da gösteriyordu. Bilim böyledir işte; gözyaşlarıyla sulanan bir ağaca benzer. 

Burnumdaki acı, yüreğimdeki utanma ve muhataramdaki bu güzel anıyla kendimi Paracelsus gibi hissettim; kulaklarımda çınlayan dramatik bir müziğin (sanırım Kasap havasıydı) etkisiyle dimağımda ağır çekimle sağa doğru döndüm ve elimde bu iki kitapla kararlı bir şekilde Sahhaf Bayram Ağabey'e doğru dikkatli adımlarla yürümeye başladım. Heyhat efendim! Nasıl yürümeyeyim kalantor kitabı yere düşürmüştüm. Kitabın arasından da kimbilir kime ait notlar yazılı kâğıtlar yerlere saçıldığından zaten rüsvay olmuştum ve o kitabı artık almak zorundaydım. Kendimi, çirkin bir genç kızı bir anlık hatayla iğfal etmiş ve almaya mecbur kalmış gururlu köylü genci gibi görüyordum. Bayram Ağabey'e yaklaştıkça da daha bir kararlı daha bir gururlu oluyordum sanki. Bayram Ağabey ise monoklünün de etkisiyle bir kaşı çatık diğer gözünde rikkat bana bakıyordu. Kitapları uzattım: 'Borcumuz nedir?' diye göz kırpmadan ve bilâtereddüt sordum. 

Bayram Ağabey elini uzattı; bir an şaşırıp bu şanlı sahneyi lekeledikten sonra kitapları ona doğru uzattım. Kitapların başlıklarına baktı, sanırım Fransızca bilmediğinden o kitabı eliyle şöyle bir tarttı, gözlerimin içine bakarak "On lira" deyiverdi. Kararlılığın ve delişmenliğin karşılığı işte böylesine tatlıdır. Bir gün önce Haydarpaşa işletmesinden mesai arkadaşım olan Ömer Faruk'tan ödünç aldığım elli liranın on lirasını sevinçle uzattım, Bayram Ağabey'e. Ama bu sırada içimden de bir his, bir samyeli gibi geçip ciğerimi de okşamadı değil. Kendi kendime bir adak adadım ve dedim ki, eğer gücüm yeter de bu kitapları ucuza kapatabilirsem, enternet'te bu kitabı peyderpey Türkçe'ye çeviririm, yayınlarım. Bendeniz de dâhil toplam bir buçuk kişiden ibaret okuyucularım da müstefid olurlar. Sahhaftan çıktığımda gökyüzü daha bir mavi, asfalt daha bir sıcak, dünya daha bir, nasıl desem, yuvarlaktı sanki...

Gayret bizden...   

1 yorum:

ömer faruk dedi ki...

Dost acı söyler
Olmuş.
Lakin
küçüklüğünde köşe kapmaca oynarken kaptığı köşede yıllanmış kalem oynatmaktan anladıkları kelam degılde oynaklık olan zevatın neşriyatta yüklüce bir yekun teşkil ettiğini görmüş olan bu aziz millet sizi de okur dersem bir kendim inanırım birde halden anlayan üç beş dost. olsun oda kafiidir. Gülaptan tadı aldığımı söylemeliyim ondan biraz daha frenkçeye hakim olduğunuz muhakkak.
cüretimi mazur görünüz.
Rahatsızlıklarınızın devamı duasıyla..